Göç, Korku ve Unutulan Öz
Bu yazı, toplumsal bir hafıza kaydının ötesinde, modern insanın trajikomik bir "özgürleşme" hikayesi gibi. Geçmişin korkularıyla prangalanmış bir neslin, o zincirleri kırdığında özgürleşmek yerine nasıl birer "tüketim canavarına" dönüştüğünü çok çarpıcı bir dille özetler. Yağmacı cesareti anlatır. Korkuyla büyütülen bir neslin, özgürlükle ne yapacağını bilemeyip dünyayı tüketmesi.
Eskilerden örneklerle büyütüldüğümüz bir hayatta, geçmişe takılıp kalıyor olmamız çokça eleştirilir. Sebebi de budur belki. Biz, eskilerden onlarca örnek anlatıla anlatıla büyümüş bir nesiliz. O yüzden pek yenilikçi sayılmayız ve yeniliğe kolayca kapı açamayız.
Büyüklerimiz ve çevremiz, eski kötü örnekleri anlatarak hep bizi korkutmuştur. Yazarlarımızla da böyledir bu durum. Kimse yeniliğe meyletmez. Yenilik, bir tabu gibi durur karşımızda. Aramızdan biri sıyrılıp karşı tarafa geçse söz olur, laf olur, taşa tutulur. Zorluklara göğüs germek katlanması güç bir iştir. O nedenle eski yoldan devam ederler. Sağa sola sapmayız, merak da etmeyiz çoğu zaman karşı yaylalarda ne olduğunu. Bilmediğimiz, görmediğimiz ya da görmemiz gereken neler var, bakmayız. Merak etsek de dışa vurmayız.
Dedim ya, doğuştan yasaklarla örülü bir dünyaya alışırız. Onlarla yaşarız. Pek çok şeyi de bu nedenle ıskalarız. Bazı şeylerin farkında bile olmayız.
Oysa dünya, bütün sahip olduklarıyla bizi çağırır durur. Özellikle bahar gelince tüm güzelliklerini sergiler. Ama biz, aynı otlakta kalmakta ısrar ederiz. Sürüden ayrılmayız. Çünkü ayrılırsak kurt kapar; dışarıda hep canavarlar vardır. Bazı şeyler çoktan öcüleşmiştir belleğimizde. Doğarken yüklenen bir temel yazılım gibi, öyle kolay silip atamayız onları zihnimizden.
Oysa dünya çoktan değişmiştir. Bizim de değişme zamanımız gelip geçmiştir. Yeni bir çağda, eski usulle yaşamaya devam ederken bir köşe başında değişen dünyaya aniden toslarız; sonra bir yenisine, bir başkasına… Derken başımız dönmeye başlar. Sonunda anlarız ki yaşadığımız dünya artık başka bir dünyadır. Eskisiyle aynı değildir.
Değişimler hep sancılarla başlar. Zamanla yoluna girer. Sistemler, düzenler sürekli değişir; biz ise bunu geç fark ederiz. Uzunca bir zaman sonra İstanbul’a gittiğimde bu hissi yaşamıştım. Tanıdığım eski İstanbul yoktu artık. Gökdelenler mantar gibi çoğalmış, etrafı sarmıştı. Apartmanlar yerini çoktan devasa sitelere bırakmıştı. Anladım ki dünya değişiyordu. Sadece İstanbul değil, bütün şehirler bu değişime ayak uydurmaya başlamıştı.
İkinci bir toplu yaşama alışkanlığı doğuyordu. Büyük bir kasaba nüfusuna eş değer siteler kurulmuş, yeni mahalleler oluşmuştu. İnsanlar sosyoekonomik bir sınıflamaya tabi tutuluyordu. Denize nazır villa kentler en revaçta olanıydı; ekonomik olarak en üst sınıfı temsil ediyorlardı. Onları lüks rezidanslar ve siteler takip ediyor, en arkada toplu konutlar geliyordu. Toplum yeniden sınıflanıyordu. Bu sınıflama artık parasal güce dayanıyordu ve o sınıfta kalabilmek için insanlar sürekli çalışmalı, sürekli kazanmalı ve bu kazancı artırmalıydı.
Ama zaman içinde insanlar bu düzenden çabuk sıkıldı ve gerçeği erken fark edenler kırsala kaçmaya başladı. Bir köy bulup kendini ve ailesini oraya taşıyanlar öncülük ediyordu. Şimdilerde kırsal yaşam oldukça modaydı. Önce küçük bahçe evleriyle başladı, sonra evler büyüdükçe büyüdü ve burada da yeni bir sınıflaşma ortaya çıktı. Basit olması gereken bir yaşamı yine karmaşık hale getiriyorduk.
Birden hobi bahçeleri insanların kaçış noktası oluverdi. Birçok kişiye tek bir yer yetmiyordu; farklı şehirlerde birkaç evle bu yaşamı tamamlıyorlardı. Üstünlüğü göstermek yine kaçınılmazdı.
Ama bunu yaparken de sürüden ayrı kalmıyorduk. Kitlesel hareketler oluşuyordu. Yeni bir yer keşfediliyor, ardından etrafına villalar dikiliyordu. Yılda gelip birkaç ay kalınan yerlere sürekli yatırım yapılır olmuştu. Bir tanesi de yetmiyordu; farklı şehirlerde yeni yerleşimler türüyordu. Bu göçler durmadan devam ediyordu. Sonbahar gelince bu yerler terk edilmiş şehirlere dönüyordu. Yılda bir kez gelinen, birkaç ay yaşanan bu yerler sonrasında kendi hâline bırakılıyordu.
Dahası da vardı. Gelirken yanlarında getirdikleri evcil hayvanlar bile bu terk edilmiş yerlerin sokaklarında yalnız bırakılıyordu. Onların bile modası oluyordu. Her yıl değişiyordu evcil hayvanlar. Bu yıl başka bir cins ya da tür moda oluyordu ertesi yıl başka bir türe geçiliyordu. Bir önceki tür hemen terk ediliyordu. Bu canlının doğada tek başına nasıl yaşayacağı düşünülmüyordu bile.
Bütün bunlar bir sürü psikolojisiyle gerçekleşen toplu göçlere neden oluyordu. Doğayı ve çevreyi severek tercih ettiğimiz yerler, bir süre sonra talan edilip terk ediliyordu. Ardından yeni yerler aramaya başlıyorduk.
Dedim ya, biz korkutularak büyütülmüş bir nesildik. Ama şimdi değişen dünya bize sürekli yeni seçenekler sunuyor ve biz de sürekli konar göçer hale geliyorduk. Şehirler değişiyor, bizi de değiştirmeye başlıyordu.
Sonra hep birlikte eskiye duyduğumuz özlem artmaya başladı. “Eskiden böyle değildi” demeye başladık. Ama artık daha sınıfsal yerleşimler kuruyorduk. Önce şehirlerdeki varoşlar kayboldu, ardından şehrin ana mahalleleri yıkılmaya başladı. Birkaç katlı binalar yerini daha yüksek yapılara bıraktı. Baştan sona her şey değişti. Zihnimiz ve belleğimiz de bu değişimden nasibini aldı.
Aslında dünyayı yağmalamaya başladık. Bütün kaynakları talan ettik ve hâlâ ediyoruz.
Eski bir bellekten kurtulurken özümüzü de geride bıraktık. Önceden korkutulmuştuk; şimdi ise bunun acısını doğadan çıkarıyoruz. Dağlar bile duramaz oldu önümüzde. Birkaç yıl içinde onları paramparça edip yok edebiliyoruz.
Korkularımızı yıkmıştık; eski binaları yıkarken, aşılmaz dağları yerle bir ederken daha da cesur olduk. Sanki geçmişin tüm acısını çıkarıyorduk.
Oysa asırlar önce Kızılderililer şöyle demişti:
“Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde, insan paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.”
Ama biz dinlemedik.
Ve yağmacı, barbar, vahşi bir dünya inşa etmeye devam ettik.
Tepkiniz Nedir?