Zamanın izinde değişimlerin peşinde bir bayram gezmesinin sonunda izlenimlerimi paylaşmak istedim. Evet, bayramlar eski bayramlar değildi artık. Değişimlerin sonu gelmez yolculuğunda seyahatlere çıkıyorduk sürekli. Fiziksel çevremiz süratle değişiyordu. Şehirler hızla kalabalıklaşırken köylerimiz kaderine terkedilmiş bir şekilde olan biteni kabullenmiş, kendi yalnızlığını bayram bahanesiyle uğrayanlarla paylaşıyordu. Hani eskiler derdi, “Bayram paylaşmaktır.” diye. Şimdi köylerimiz yalnızlığını senede birkaç kez uğrayanlarla paylaşıyordu. Paylaşmaktan kasıt başka şeylerdi oysaki.
Sonu gelmez bir tartışmaydı bu, yıllar yılı süregelen. Spor ve siyasetten sonra popüler konulardan biriydi, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı konusu. Kalabalıklarda boğulan insanlar bazen tenha yerlere kaçıp yeni macera ve arayışlara giriyorlardı. Ekolojik yaşam tarzını benimseyip şehrini ve kariyerini bir kenara bırakıp uzak yerlerde yaşam kuranların sayısı hiç de az değildi. Yeni bir döneme giriyorduk ve bu dönemde yeni arayışlara itiyordu yorgun kalabalıkları.
Hepimiz biliyoruz aslında, yaşanmışlıklar acı birer hatıra olarak kalmıştı içimizde. Hepimiz az ya da çok izler taşıyorduk dünlerden. Şehrin kalabalığı içindeki günlük kargaşaları anlatıp her gün yaşadığımız olayları tekrar hatırlatmak değil amacım. Değişimler üzerine gözlemlerimi yazmak sadece. Bir yolculuğa çıkmış gibi otobüsün penceresinden seyretmek etrafı. Olayların içine girmeden, dokunmadan ve temas etmeden görüneni anlatmaktı. Biliyorum, böyle olmazdı elbette; hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Sadece fiziksel değişimler gözlemlenebilir, o da bir yere kadar. Asıl değişim ruhumuzun derinliklerinde oluyordu. Çoğumuz farkında bile değildik. Yorgun yığınlar oluşturuyorduk sadece. Günler birbirinin aynısı olup geçip gidiyordu ömrümüzden.
Düşünün… Bir kitabı bile dokunarak okumuyorduk. Fiziksel bir varlık olan kitaplar, sanal bir kurguya dönüşüverdi birden. Bir telefon ya da tablette okunup kaybolan varlıklar idi hepsi günümüzde. Sonra onları sınıflara ayırıyorduk. Bir okur soruyordu, “Ne tür yazıyor?” diye ve bu cümlede kastı roman, şiir, deneme veya hikaye değildi. Ya da “Hangi tarz yazıyor?” sorusunun cevabı da bilindik tarzlar olmuyordu. Toplum, bir bölünmüşlüğün içinde arıyordu bu sorunun cevabını. Oysaki eskiden bu sorunun cevabı hep aynıydı ve sorulunca net bir cevabı oluyordu herkeste. Herkesin aidiyet hissettiği değerler aynıydı. Şimdilerde öyle bir değişim gösterdi ki toplum, derin bir çatlağın iki tarafında birbirini anlamaya çalışmadan kendi haklılığı içinde hükümler verir olmuştu.
Siyaset ve politika böyleydi bizim ülkemizde. Kardeş, kardeşini tanımaz olurdu bu konular açılınca ve herkes kendi haklılığını anlatmaya çalışırdı, karşıdakini dinlemeden. Hükümler peşin verilir ve vazgeçilmez doğrulara dönüştürülürdü. Oysaki doğru tek olmalıydı ve sana göre, bana göre olmamalıydı. Şimdilerde herkes kendini anlatma derdine düştü çoktan. Başkalarını anlamaya çalışmadan. Tahammülsüz yığınlar oluştu etrafımızda. Bir otobüs şoförü, kabininden çıkıp kaba bir dille yolcuları uyarırken dışa vuruyordu tahammülsüzlüğü ve belki de yorgunluğu. Bir edebiyatsever, yazarını kategorize etmeden okumuyordu. Onun için önemliydi yazanın tarafı. Yazmanın bir tarafı olmamalıydı, değil mi?
Ve ben de yoruluyordum. Bir bayramlaşma sohbetinin beni getirdiği bu kargaşanın ortasından çıkmaya çalışırken. Biliyorduk hepimiz aslında, etrafımızı yaşanabilir bir alana dönüştürebilecek yegâne gücün bizden başkası olmadığını. Kapımızın önünü süpürmeliydik önce ve bahçemizi güzelleştirmeliydik ardından. Sonrasında dünya güzelleşirdi zaten.
08.06.2025 İzmir

