Zamanın izinde, değişimlerin peşinde bir bayram gezmesinin sonunda izlenimlerimi paylaşmak istedim.
Evet, bayramlar eski bayramlar değildi artık. Değişimlerin sonu gelmez yolculuğunda sürekli seyahatlere çıkıyorduk. Fiziksel çevremiz süratle değişiyordu. Şehirler hızla kalabalıklaşırken, köylerimiz kaderine terk edilmiş bir şekilde olan biteni kabullenmiş; kendi yalnızlığını, bayram bahanesiyle uğrayanlarla paylaşıyordu.

Hani eskiler derdi ya: “Bayram paylaşmaktır.”
Şimdi köylerimiz yalnızlığını senede birkaç kez uğrayanlarla paylaşıyordu. Oysa paylaşmaktan kasıt başka şeylerdi…

Sonu gelmez bir tartışmaydı bu; yıllar yılı süregelen… Spor ve siyasetten sonra en popüler konulardan biriydi: hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı konusu. Kalabalıklarda boğulan insanlar bazen tenha yerlere kaçıp yeni macera ve arayışlara giriyorlardı. Ekolojik yaşam tarzını benimseyip şehrini ve kariyerini bir kenara bırakıp uzak yerlerde yaşam kuranların sayısı hiç de az değildi. Yeni bir döneme giriyorduk ve bu dönem yorgun kalabalıkları yeni arayışlara itiyordu.

Hepimiz biliyoruz aslında; yaşanmışlıklar acı birer hatıra olarak kalmıştı içimizde. Hepimiz az ya da çok izler taşıyorduk dünlerden. Şehrin kalabalığı içindeki günlük kargaşaları anlatıp her gün yaşadığımız olayları tekrar hatırlatmak değil amacım. Sadece değişimler üzerine gözlemlerimi yazmak istiyorum: bir yolculuğa çıkmış gibi, otobüsün penceresinden etrafı seyretmek… Olayların içine girmeden; dokunmadan, temas etmeden görüneni anlatmak…

Biliyorum; böyle olmazdı elbette. Hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Sadece fiziksel değişimler gözlemlenebilirdi; o da bir yere kadar… Asıl değişim ruhumuzun derinliklerinde oluyordu. Çoğumuz farkında bile değildik. Yorgun yığınlar oluşturuyorduk sadece. Günler birbirinin aynısı olup geçip gidiyordu ömrümüzden.

Düşünün… Bir kitabı bile dokunarak okumuyorduk. Fiziksel bir varlık olan kitaplar, sanal bir kurguya dönüşüvermişti birden. Bir telefon ya da tablette okunup kaybolan varlıklardı artık. Sonra onları sınıflara ayırıyorduk. Bir okur soruyordu: “Ne tür yazıyor?” diye; fakat bu cümlede kastı roman, şiir, deneme ya da hikâye değildi. “Hangi tarz yazıyor?” sorusunun cevabı da bilindik tarzlar olmuyordu.

Toplum, bir bölünmüşlüğün içinde arıyordu bu sorunun cevabını. Oysa eskiden bu sorunun cevabı hep aynıydı ve sorulunca herkeste net bir karşılığı olurdu. Herkesin aidiyet hissettiği değerler ortaktı.

Şimdilerde öyle bir değişim gösterdi ki toplum; derin bir çatlağın iki tarafında, birbirini anlamaya çalışmadan kendi haklılığı içinde hükümler verir olmuştu.

Siyaset ve politika böyleydi bizim ülkemizde. Kardeş, kardeşini tanımaz olurdu bu konular açılınca. Herkes kendi haklılığını anlatmaya çalışırdı karşıdakini dinlemeden… Hükümler peşin verilir, vazgeçilmez doğrulara dönüştürülürdü. Oysa doğru tek olmalıydı; “sana göre–bana göre” olmamalıydı.

Şimdilerde herkes kendini anlatma derdine düştü çoktan; başkalarını anlamaya çalışmadan… Tahammülsüz yığınlar oluştu etrafımızda. Bir otobüs şoförü, kabininden çıkıp kaba bir dille yolcuları uyarırken dışa vuruyordu tahammülsüzlüğünü; belki de yorgunluğunu… Bir edebiyatsever, yazarını kategorize etmeden okumuyordu. Onun için önemliydi yazanın tarafı… Oysa yazmanın bir tarafı olmamalıydı, değil mi?

Ve ben de yoruluyordum; bir bayramlaşma sohbetinin beni getirdiği bu kargaşanın ortasından çıkmaya çalışırken…

Biliyorduk hepimiz aslında: etrafımızı yaşanabilir bir alana dönüştürebilecek yegâne gücün bizden başkası olmadığını. Önce kapımızın önünü süpürmeliydik; sonra bahçemizi güzelleştirmeliydik. Sonrasında dünya güzelleşirdi zaten…

08.06.2025 – İzmir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir