Bir Şehri Sevmek

Pek çok şehir gezmiş ve çoğunda bir süre kalmış biri olarak hep düşünmüşümdür: Bir şehri insan nasıl sever?

İlk yıllarımda başka bir şehirde yaşamak ve ona alışmak çok zor gelmişti. İlk adımı atarsın; bir yabancı gibi… Yolunu kaybetmiş bir çocuk gibi kalırsın. Adımların seni götürmez hiçbir yere. Bakışların manasızlaşır. Yapayalnız hissedersin. Şehir seni boğar sanki… Korkutur, ürkütür. Her şey üstüne gelir adeta; bilinmez bir yerde kaybolmuş gibi.

Sonra günler gelir geçer… Aylar, mevsimler geçer… Yıllarını verdikçe alışırsın. Bir şehri sevmek için onun sana da bir şeyler vermesi gerekir. Vermezse sadece günlerini alır götürür. Mecburen yaşar gidersin işte.

Yaşadığın şehir sana bir şey katmalı, kendinden bir şeyler bırakmalı. Sonra sen de sevmeli, alışmalı ve kendini oraya ait hissetmelisin.

Bazı şehirler vardır, ilk andan itibaren seni sarar, kuşatır. Daha ilk baştan severek başlarsın yaşamaya. Ne güzel değil mi yolu öyle şehirlere düşenler için… Aşkla yaşarsın, aşkla çalışırsın. Yaşamak senin için bir mecburiyet olmaz. Çünkü sevdiğin şehirdesindir.

Ben İstanbul ve Antalya için hep böyle hissetmişimdir.

Bazı şehirler de vardır ki soğuktur… Seni kendine kabul etmez. Mecbur kalmışsındır; yaşar gidersin. Ardında bıraktığın yıllara bakınca sana hiçbir şey vermemiştir. Sadece ömründen onca seneyi alıp götürmüştür. Bir sürgün yeri gibi hissedersin; sayılı günleri tamamladığın bir yer…

Bende de bu tanıma uyan bir şehir oldu. Ne zaman yolum düşse hep soğuk karşıladı beni. Oysa hayal ettiğim üniversiteyi okumak için gelmiştim. Sonra ben de ardıma bile bakmadan, kaçarcasına gittim.

Bir sonraki yıl, depremden ağır hasar almış bir şehri seçtim hem okumak hem de yaşamak için. Derseniz “Sevdin mi, kendini oraya ait hissettin mi?” Tabii ki hayır… Ama Ankara kadar soğuk değildi en azından.

Üniversiteyi bitirip ayrıldım ve bir daha da yolum düşmedi zaten. Gidip diplomamı bile almadım daha.

Sonra başka bir şehre alışmam gerekti… Daha yakın hissettiğim bir şehre. İşte o şehri sevmiştim. Kendimi hiç yabancı hissetmedim. Hâlâ gelir giderim. Aslında sevdiğim, her zaman gidip görmek istediğim çok şehir var.

Üniversite yıllarım sürekli yolculuklarla geçti. Bir şehir vardı, hiç unutmam… Dinlenme tesislerinde sürekli otobüslerin durduğu. Soğuk bir kış günü şöyle düşünmüştüm: Bu şehirde nasıl yaşar insan? Yıllar sonra yolum o şehre düştü ve yedi yıl yaşayarak öğrendim. Ne o kendini sevdirdi bana ne de ben onu sevmek için çaba sarf ettim. Yaşayıp gittim. Sürgün gibi… İşten eve, evden işe… Günler birbirini kovaladı.

Yıllarca hep yollara baktım; bir gün bu şehirden çıkıp gideceğimi düşünerek. Sonra bıraktım her şeyi. Nasıl olsa her şey olacağına varmıyor muydu? “Gittiği yere kadar,” dedim. Gitmiyordu, biliyordum. Gitmeyecekti de… ben gitmeye karar vermeden.

Oysa ben yeşili ve suları seviyordum. Bazen bir dere, bazen bir göl, bazen de bir deniz çağırıyordu beni. Ruhum lime lime oluyordu işte öyle zamanlarda. Deli bir rüzgâr çıkıyor, alıp götürüyordu beni sürekli uzaklara.

Ben şehirsiz kalıyordum. Evsiz yurtsuz oluyordum. “Gitmek… çekip gitmek,” diye içten içe bağırıyordum. Kimse duymuyordu beni.

Ben kalmak için bir şey yapmıyordum. Sadece zamanı öldürüyordum. Bazen günleri sayıyordum: sonbahar gelsin, kış geçsin, bahar bitsin… oldu ya yaz da geçsin. Geçmiyordu işte. Ne içimdeki yabancılık hissi geçiyordu, ne de zamanın sıralı akışı.

Bilmiyorum niye gelmiştim… Ne bulmuştum… Neden bu kadar kalmıştım… Yoksa ben kendimden mi kaçmıştım? Neden kendime böyle bir ceza vermiştim?

Oysa pek çok şehri sevmiştim. Yaşamak içinse yabancı bir şehri seçmiştim.

Ama şimdi biliyorum: Yaşamak için sevmeyi seçtim. Bir deniz kıyısında, bilinmeyen zamanı beklemeyi seçtim.

Hasan KARATAŞ

24.07.2023

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir