
Yalnızlık
Eskiden yalnızlık, pencerelerin buğusuna çizilen bir hatıra, bir dostun kapısını çalmak için kat edilen yollardaki o tatlı yorgunluktu. Bir mektubun cevabını beklerken geçen günlere bir hürmet, mesafelerin içinde ise kalbi terbiye eden bir sabır vardı. Şimdilerde ise yalnızlık; avuç içlerimize sığan, ışıklı cam ekranların ardına gizlenmiş, gürültülü ama dilsiz bir kalabalığa dönüştü.
Modern Zamanın Vitrinleri
Sosyal medya, bize hayatın en parıltılı, en pürüzsüz anlarını sunan dev bir panayır yeri gibi… Herkes en güzel gülüşünü, en şık masasını, en uzak yolculuğunu bu vitrine diziyor. Ancak bu parıltılı sahnelerin ardında, ekranı kapattığımızda yüzümüze vuran o soğuk boşlukla baş başa kalıyoruz. Başkalarının kurgulanmış neşelerini izlerken, kendi sıradan ama sahici hüzünlerimizden utanır hale geldik.
“Binlerce ‘takipçi’ arasında, iç sesimizi duyuracak tek bir dert ortağı bulamamanın adıdır dijital yalnızlık.”
Bu yalnızlığın asıl sebebi, bütün hislerimizle değil, sadece görmeye dayalı bir hayatı çok yoğun yaşıyor oluşumuzdur. Oysa insanoğlunun beş duyusu var; biz ise bu dijital dünyada diğerlerini hep devre dışı bırakıyoruz. Belki de içten içe tüm duyularımızı uyandıran o eski samimiyeti, tenimize değen rüzgârı, burnumuza gelen o taze kahve kokusundaki gerçekliği arıyoruz.
Onaylanma Sancısı ve Sayıların Esareti
Bir cümle kuruyoruz, bir mısra paylaşıyoruz; kalbimiz çarpıyor. Kaç kişi beğendi? Kim ne dedi? Ruhumuzun derinlerinden süzülen duyguları, rakamların soğuk terazisine vurur olduk. Eğer bir “etkileşim” almadıysa, hissettiğimiz şeyin bir hükmü yokmuş gibi davranıyoruz. Oysa insan ruhu istatistikle değil, sahici bir temasla nefes alır. Beğeni butonuna sıkıştırılan takdirler, bir dostun bakışındaki o sıcak anlamı asla ikame edemiyor. Beğeniler insana yetmiyor; çünkü ruhun tüm duraklarına uğramıyor, tüm duyularımızı harekete geçirmeye yetmiyor.
Bakmak Ama Görmemek
Ekranları aşağı kaydırdıkça saniyeler içinde onlarca hayatın, onlarca acının ve sevincin içinden geçiyoruz. Bu hız, bizi duygusal bir uyuşukluğa sürüklüyor. Empati yeteneğimiz, her kaydırdığımız ekranda biraz daha aşınıyor. Bakıyoruz ama görmüyoruz; duyuyoruz ama işitmiyoruz. Yanı başımızdaki insanın suskunluğunu fark edemezken, binlerce kilometre ötedeki bir yabancının parıltılı kurgusuna hayranlık besliyoruz.
Günbegün detayları ve derinliği kaybediyoruz. Yüzlerce ışıltılı paylaşımın arasında gezerken aslında irtifa kaybediyoruz. Ve sonunda, kendi içimizde o derin boşluğa düşüyoruz.
Dönüş Yolu
Belki de çözüm, o cam ekranı bir anlığına da olsa karartmakta saklı. Kelimeleri bir “paylaşım” malzemesi olarak değil, kalpten kalbe kurulan bir köprü olarak kullanmakta… Yalnızlığımızı kalabalıklaştırmak yerine, onu nitelikli bir sessizliğe dönüştürebilirsek; işte o zaman ekranların ardındaki o soğuk grilikten kurtulup, insanın o eski, sıcak ve geniş coğrafyasına dönebiliriz.
Unutmayalım ki; en güzel hikâye bir ekranda yirmi dört saat kalan değil, bir dostun gönlünde bir ömür saklanandır. O nedenledir bir kahvenin kırk yıllık hatırı; kokusuyla, sıcaklığıyla ve paylaşılan o anın gerçekliğiyle…

